Aramak için yazmaya başlayın...
Göçmenin Büyük Derdi: Yiyecek (16 Kasım 1935) - demirtepe.net

Göçmenin Büyük Derdi: Yiyecek (16 Kasım 1935)

Güncelleme Tarihi: 23 Ağustos 2026 - 00:21

Naci Sadullah Demirtepe'ye vardı ve köyü ilk kez ayrıntısıyla anlattı: 54 hane, çatısı açık evler, yetmiş beş gün geç gelen tohum ve üç gündür aç olduğunu söyleyen aileler. Yazı, köyün öğretmeninin İmroz'a tayin edildiğini ve dokuz ay içinde nüfusun 474'ten 440'a indiğini de kaydediyor.

Göçmenin Büyük Derdi: Yiyecek (16 Kasım 1935)

Dizide 3 / 7

Gazete
Son Posta — 6. yıl, sayı 1901
Tarih
16 Kasım 1935, Cumartesi
Sayfa
1, 12 ve 13
Yazan
Naci Sadullah (metin sonunda “N. S.” imzası)
Önemi
Köyün bilinen en eski ayrıntılı tasviri. Yazar Demirtepe’nin içindedir. 54 hane, çatısı açık evler, yetmiş beş gün geç gelen tohum, üç gündür aç kalan aileler, İmroz’a tayin edilen öğretmen ve dokuz ayda 474’ten 440’a düşen nüfus bu yazıda kayıtlıdır.

Bu metin nasıl hazırlandı? Son Posta’nın taranmış sayfalarından okunup günümüz Türkçesine çevrildi. Hiçbir yeri kısaltılmadı.

Tamamlanan yerler. Gazete sayfasının bazı satırları yırtık, silik veya sütun kenarında kesiktir. Bu yerler bağlamdan tamamlanarak akıcı biçimde yazılmıştır. Tek istisna, hiçbir şekilde okunamayan bir kelimedir; orası … ile gösterilmiştir.

Dizideki yeri. Numaralandırma 3’ten başlar, çünkü 13 ve 14 Kasım tarihli yazılar dizinin numarasız birinci ve ikinci bölümleridir. 15 Kasım tarihli nüshada diziden yazı yayımlanmamıştır.

“Muhacir” sözcüğü. Gazetenin özgün metni köy halkı için çoğunlukla “muhacir” diyor; Demirtepe’de bu söz bugün de kullanılır. Metinde bu kullanımı korduk. Gazetenin başlıklarında ve genel ifadelerinde geçen “göçmen” sözcüğüne ise dokunmadık.

Trakya yolları, günahkârın çilesi gibi bitip tükenmek bilmiyor.

Yeşil rengi ve biçimiyle yürüyen bir türbeyi andıran yaylı araba durmadan ilerliyor. Ama doğanın görüntüsü o kadar değişmiyor ki, insan atların yerinde saydığını sanıyor.

Gelibolu’dan Bolayır’a doğru yola çıkalı iki saat oldu ya, olmadı ya. Ama bu iki saat beni, yaya yapılmış bir dünya turu kadar yordu.

Oturacak yeri olmayan arabanın içi, alçacık tavanlı bir ini andırıyor. Sürekli sarsılan bu yürüyen ine serilmiş ince hasırın üstünde iki saat bağdaş kurmaya, ömrü seccade üstünde geçmiş yetmişlik hocalar bile dayanamaz.

Arabanın içinde, Neron’un sivri kazıklı tahtlarda hoplattığı Romalı mahkûmlara döndüm: Uyuşan dizlerimi, tutulan boynumu ve belimi rahatlatmak için durmadan pozisyon değiştiriyorum; sancılanmış gibi kıvranıyorum.

Arabanın iki yanı ince koltuk bezleriyle örtülü. Ama bu perdelerin faydası, Nasreddin Hoca’nın etrafı açık türbesine vurduğu kilitten fazla değil.

Yaylı Arabayla Yolculuk

Çünkü karşıdan gelip arabayı boru gibi öttüren ayaz, ortalıkta cirit atıyor.

Üstelik patikaya dönmüş yolu savaş kalkanına çeviren taşlar, arabayı, hamarat bir kahvecinin eline düşmüş elek gibi durmadan sarsıyor.

Bana öyle geliyor ki bu yolculuk ceza olarak uygulansa, en azılı mahkûmlar tövbe eder.

Arabacı, arkasındaki yolcunun adım başında dokuz doğurduğunun farkında değil. Yoldan ve soğuktan şikâyet edişime gülüyor:

— Sen, diyor, buraları kış ortasında görmelisin. Bu şimdiki ayaz değil, lokum tozu.

Trakya’nın Büyük Derdi: Yolsuzluk

— Buraları sel, kar bastı mı, bütün iş bu beğenmediğin hayvanlara, arabalara düşer.

Geçen kış postayı taşıyan şeytan arabası gibi bir şey, Keşan’ın berisinde çukura saplanmıştı. Biz kuyruğumuza bağlayıp sürüklemeseydik, içindekiler diri diri kara gömülüp kalacaktı.

Ondan sonra akılları başlarına geldi de kış postalarını bize verdiler. Ama böyle giderse yakında biz de kalkamayacağız bu işin altından.

Çünkü yola bir kazma vuran bile yok. Keşan köprüsünü geçen yıl sel götürmüştü. Yeniden yapılacak diye tam altı ay bekledik. Sonunda umudu kesince taşla, toprakla doldurduk dereyi. Şimdi oraya “Sırat Köprüsü” diyoruz. Ortalık buz tuttu mu at, araba değil, günahsız koyun bile geçemez oradan.

Az sonra Gelibolu tabyalarıyla karşılaştık. Bir zamanlar düşman mermilerine göğüs geren bu tabyalar, şimdi de Romanya’dan ve Bulgaristan’dan gelen göçmenlere kucak açmış. Arabacı:

— Buralarda, diyor, içine göçmen yerleştirilmemiş tabya değil, kovuk bile bulamazsın.

Geçtiğimiz uzun yollarda ilk insana, yola çıkışımızdan tam üç buçuk saat sonra vardığımız Bolayır değirmeninde rastlayabildik.

Süleyman Paşa’nın Türbesinde

İnsan, uçsuz bucaksız tarlaların tenhalığına bakınca, göçmenlerin buralara yerleştirilmesindeki isabeti daha iyi anlıyor.

Bolayırlılar, köylerine yolu düşenleri Gazi Süleyman Paşa türbesinde Fatiha okutmadan salıvermiyor. Anadolu kıyılarından bu yakaya sallarla geçen Rumeli fatihinin harap türbesi, Gelibolu Vakıflar İdaresi’nin hayli lütfuna (!) uğramış:

Türbede eskiden altın çelenkler, ağırlığından seçilemeyen değerli halılar, seccadeler, kadifeler, şallar, elmas kakmalı gümüş şamdanlar ve pırıl pırıl … varmış.

Vakıflar İdaresi, alçakgönüllü olduğu söylenen koca fatihin türbesini, bu elmas ve gümüş gösterişine boğulmaktan kurtarmış.

Lala Şahin Paşa’nın mezarı Süleyman Paşa’nın ayakucunda olduğuna göre, türbedeki üçüncü mezarda kimin yattığını sordum:

— Ona bakma, dediler, o insan mezarı değil… Hayvanmış o!

— Hayvan mı imiş?

— Evet. Söylediklerine göre bu mezar Süleyman Paşa’nın atınınmış!

Bir Bolayırlı, türbenin dışında bir mermer mezarı gösterdi:

Namık Kemal’in Mezarı

— Bu da, dedi, büyük adamın mezarı. “Eğer ben millet uğrunda ölmezsem gömeyin!” demiş!

Şu yerdeki mermerler mezarın etrafındaydı. Ama deprem dağıttı hepsini…

Meğer köylünün mermer sandığı bu taşlar Namık Kemal’e aitmiş. Bana Fatiha okumaya getirdikleri köylüler, şairin mezar taşlarını ziyaretçilere oturak yapmışlar.

Kemikleri uğrunda adını andıkları o insanların kıyametler kopardığı Namık Kemal’i ziyaret edenlerin dikkatsizce yazdığı karalamalara bakalım, mermerlerde okuyalım:

“Gelibolu’dan Keşan’a giderken yazılmıştır: Çanakkaleli Hüseyin.”

“Fatma da, ben de burada bir hayli eğlendik: Affan, Fatma…”

Namık Kemal’in mezarına sonra baktım. Ve üstadın mezarını, sokak kapısı saçaklarından yapılmış, kereste ve kerpiç köy evlerine göre daha ferah buldum.

İnsan, içinde insan yaşamayan türbelerin hâline bakınca, şu göçmenlerin sefaletini pek fark edemiyor.


Demirtepe

Bolayır ile Demirtepe arası yarım saat bile sürmüyor.

Demirtepe, şu, evlerinin tamamlanması “palavraya” kalan muhacir köyü.

Bu 54 haneli köyde 474 muhacir var. Hepsi de Romanya’dan bir yıl önce gelmiş.

İlçe kaymakamı onlara:

— İşte, demiş, size tarla ve yer… Yiyeceğinizi ben sağlarım, boğazdan yana hiç düşünmeyin. Bütün gücünüzü, bütün emeğinizi evlerinizi kurmaya harcayın!

Onlar, kaymakamın öğüdünü yerine getirmiş ve iki oda bir ahırdan oluşan evlerini kurmuşlar.

Ama evlerin çoğunun çatısı açık; yani “palavralar” gelmemiş.

Muhacirler:

— Saya saya gökte yıldız bırakmadık! diyorlar. Ama dört damla yağmur gelirse hâlimiz duman!

Gerçekten de eğer yağmur, kiremitlerden ve çatı tahtalarından önce davranırsa, damları gökten yapılma (!) bu kerpiç evler ıslanmış çikolata gibi eriyip dağılacak.


Tohum Yetmiş Beş Gün Geç Geldi

Etrafımı saran Demirtepe muhacirlerinden laf almak zordu; sanki tembihlenmiş gibiydiler. İçi dolu bir kadıncağızın boşboğazlığı olmasaydı, zoraki bir kaderciliğe sığınıp gizledikleri dertlerini öğrenemeyecektim.

Kadıncağız:

— Bize, diyor, geldiğimiz zaman 8.000 kilo tohum verdiler. Ama bu tohumlar elimize kasımdan yetmiş beş gün sonra geçti. Kasımdan altmış gün sonra verilen tohumu ha toprağa ekmişsin, ha rüzgâra savurmuşsun! Hepsi bir.

Nitekim bu 8.000 kilo tohumdan çıkan buğday, 3.000 tenekeyi zor doldurdu. Bundan da adam başına 8 okka buğday düştü.

Eğer umuda kapılmasaydık, yazın orağa gider, inşaata gider, çalışır çabalar, kışlığımızı çıkarırdık. Oysa köylü karınca gibidir: yazın çalışır, kışın yer.

Onun için şimdi gidip ekmek çıkaracak iş de kalmadı.

Ve biz, bu evler yüzünden tam üç gündür açız. Biz dağda doğduk, dağda büyüdük. Ev olmasa da barınacak bir kovuk bulur, soğuğa katlanırdık. Ama açlık ayaza benzemez ki?

Fazla gömleklerimizi, fazla şalvarlarımızı toplayıp arabaya doldurduk, Gelibolu’ya yolladık. Şimdi onlara da müşteri çıkmazsa ne yapacağız diye düşünüyoruz.

Demirtepe muhacirlerinin sözlerinden anlaşılıyor ki, acilen bekledikleri yiyecek biraz daha gecikirse hâlleri duman olacak.

Onlar:

— Biz, diyorlar, tam 600 dönüm toprağı sürüp hazırladık. Ama tohumlar hâlâ gelmedi.

Toprak, tohumsuz ürün vermez.

Eğer tohum yine geciktirilirse, gelecek yıl biçeceğimiz üründen de hayır göremeyeceğiz.

Çünkü mevsimi geçti mi toprak, yaşı ilerlemiş kadın gibi kısırlaşır.


Öğretmeni Aldılar, İmroz’a Verdiler

Demirtepe muhacirleri arasında okuryazar yok.

Ama bunu itiraf ederken takındıkları tavırdan belli ki, bilgi yoksulluğu onları tohum ve yiyecek yoksulluğu kadar üzüyor. İçlerinden biri, çiftçiye yakışan bir anlatımla:

— İnsan kafası tarlaya benzer, diyor. Oraya da ne ekersen onu biçersin. Bizim kafalar, kasımın altmışını aşmış tarlalara döndü: tohum tutmaz artık.

Ama bu gidişle çocuklarımız da bize benzeyecek. İçimizde bir öğretmen vardı. Burada bıraksalardı, biz onu beslerdik; o da çocuklarımızın kafasını ekerdi…

Ama onu buradan aldılar, İmroz’a tayin ettiler.

Söylediklerine göre köylerinde bir yıldan az zamanda ölenlerin sayısı otuzu aşmış!

Onlar:

— İnsan bu, ölür tabii! deyip geçiyorlar.

Ama bilmem, 474 nüfusun dokuz ayda 440’a inişini onlar gibi olağan saymak mümkün mü?


Evlerin İçi

Demirtepe muhacirleriyle birlikte girdiğim evlerin döşenişi hayli ilginç.

Duvarlardaki çivilerde, kendi külahlarıyla hayvanlarının başlıkları yan yana asılı.

Gramına kadar hesaplamak zorunda oldukları unları bir yanda; öte yanda duvarlarına gazetelerden kesme resimler ve kim bilir nereden buldukları yazılar yapıştırmışlar.

Bu masum savurganlık, süse düşkünlüklerini gösteriyor. Renkli krem ve şarap ilanlarını, İstanbul’da bayramlarda göze çarpan bazı özdeyişleri; tablo gibi, tarihî eser gibi çerçevelemişler.

Bu çerçeveli resimlerden ve yazılardan bazıları, içinde yaşadıkları ortamla hazin bir tezat oluşturuyor.

Örneğin böcek ilacı reklamının ters asılması, öteki tezatların yanında hiç kalıyor!

Muhacirler, sardalya kutularını toprakla doldurup mükemmel sigara tablaları bile yapmışlar.

Yatakları, kanepeleri, sandalyeleri; yere serdikleri postlardan ibaret.

Mendildeki Kahve

Bir ara genç bir delikanlı, karşımda bağdaş kuran orta yaşlı kadının kulağına bir şeyler fısıldadı.

Kadın beni tepeden tırnağa süzdükten sonra delikanlının kulağına cevap verdi. Ve epey süren bu fısıltılı tartışmadan sonra, koynundan ucu düğümlü temiz bir mendil çıkardı.

Düğüm çözülünce, gizli tartışmanın tuhaf konusunu tahmin etmekte zorlanmadım:

Meğer, bir servet gibi özenle saklanan mendilde çiğ kahve düğümlüymüş!

Zavallılar, taneleri bir düzineyi geçmeyen kahvelerini, en çok saygı duydukları, en çok layık gördükleri misafire ikram etmek istiyordu.

Bu gizli tartışma, genç göçmenin, beni bu son ikrama layık görüp görmemekteki tereddüdünden çıkmış olacaktı.

Düğümün çözülmesi, tartışmanın benim lehime sonuçlandığını anlatıyordu.

N. S.

Son Posta, 16 Kasım 1935, sayfa 12 başlık bloğu ve göçmen köyü fotoğrafları
Son Posta, 16 Kasım 1935, s. 12 — başlık bloğu ve “Beyendik” köyünün “Sevindik” mahallesi fotoğrafları
Demirtepe'nin anlatıldığı sütun
Aynı sayfa — Demirtepe’nin anlatıldığı bölüm: “Bu ‘54’ haneli köyde…”

Rakamlar hakkında. Bu yazıdaki nüfus, ölüm ve hasat verileri birbiriyle ve ertesi günkü yazıyla tam örtüşmüyor. Rakamlara dokunulmadı; farkların nerede olduğu Rakamlar üzerine not sayfasında açıklandı.

Plan ve uygulama. Üç gün önceki yazıda “70 evlik bir göçmen köyü hazırlanıyordu” deniyordu. Burada gerçekleşen sayı 54 hanedir.

Devamı var. Bu röportaj, göçmen kadının mendilindeki kahvenin düğümü çözülürken biter. Ertesi günkü yazı tam o noktadan devam eder.

Kaynak

Naci Sadullah, “Romanya Göçmenleri Arasında: 3 — Göçmenin Büyük Derdi Yiyecektir”, Son Posta, sene 6, no. 1901, 16 İkinci Teşrin 1935, s. 1, 12, 13.

Sayfa görüntüleri Gaste Arşivi (gastearsivi.com) nüshasından alınmıştır.

YORUMLAR 0

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!