Aramak için yazmaya başlayın...
Trakya Göçmenleri Arasında (13 Kasım 1935) - demirtepe.net

Trakya Göçmenleri Arasında (13 Kasım 1935)

Güncelleme Tarihi: 22 Ağustos 2026 - 23:45

Son Posta muhabiri Naci Sadullah 1935 Kasımı'nda Gelibolu'ya gitti ve Demirtepe adı Türk basınında ilk kez bu yazıda geçti: köyde 70 evlik bir göçmen yerleşimi hazırlanıyor, ancak çatı keresteleri sekiz aydır gelmiyordu. Yazı, göçmenlere bir yıllık geçimlik olarak verilen 240 kilo buğdayın yetersizliğini de kayda geçiriyor.

Trakya Göçmenleri Arasında (13 Kasım 1935)

Dizide 1 / 7

Gazete
Son Posta — 6. yıl, sayı 1898
Tarih
13 Kasım 1935, Çarşamba
Sayfa
1, 9 ve 10
Yazan
Naci Sadullah
Önemi
Demirtepe adının Türk basınında tespit edebildiğimiz ilk geçtiği yazı. Köyde 70 evlik bir göçmen yerleşimi hazırlandığı, ancak çatı kerestelerinin gelmediği anlatılıyor.

Bu metin nasıl hazırlandı? Son Posta’nın taranmış sayfalarından okunup günümüz Türkçesine çevrildi. Hiçbir yeri kısaltılmadı. Dönemin ölçü birimleri ve para değerleri olduğu gibi bırakıldı; anlaşılması güç sözcüklerin karşılığı parantez içinde verildi.

Dil uyarısı. Yazı 1935 yılına aittir. Muhabirin bazı toplulukları o dönemin gündelik ve resmî terimleriyle anması bugünün okuruna ağır gelebilir. Belgeyi tarihî değeri için olduğu gibi yayımlıyoruz.

“Muhacir” sözcüğü. Gazetenin özgün metni köy halkı için çoğunlukla “muhacir” diyor; Demirtepe’de bu söz bugün de kullanılır. Metinde bu kullanımı korduk. Gazetenin başlıklarında ve genel ifadelerinde geçen “göçmen” sözcüğüne ise dokunmadık.

Dizideki yeri. Bu yazı, Naci Sadullah’ın Trakya mektuplarının numarasız ilk bölümlerindendir. Dizi 16 Kasım’dan itibaren “Romanya Göçmenleri Arasında: 3” diye numaralanır; numaralandırmanın 3’ten başlaması bu iki yazının 1. ve 2. bölüm sayılmasındandır.

Gelibolu (özel olarak gönderdiğimiz yazarımızdan) — Lapseki’nin tam karşısına düşen, balığı ve şarabı bol bu küçük ilçe; iki saat ötesindeki Çanakkale’yi iki kez içine alabilecek genişliktedir.

Ve bu upuzun ilçenin göze çarpan ilk derdi, insan kıtlığıdır. Çünkü son nüfus sayımında çıkan toplam, yirmi bini zor buldu.

İşte bu yüzden, Köstence’den gemilere bindirilen göçmenler, ilaç gibi insan bekleyen Gelibolu kıyılarına indiriliyor.

Nuh’un gemisiyle birlikte suya indirilmiş kadar eski olan “Kemal” vapuru, bizi Gelibolu’ya “Bursa” vapurundan az sonra ulaştırabildi. Adalara çalışan Akay vapurlarından pek de büyük olmayan “Bursa” vapuru, Bursa şehrinden daha kalabalıktı.

Göçmen Çok, Vapur Yok

Abartmadan söyleyebilirim ki, “Bursa” vapuruna kıyasla en kalabalık Fatih–Harbiye tramvayı bile Okmeydanı kadar tenha kalırdı. Küçüklüğü yüzünden deniz müzelerindeki maket vapurları andıran “Bursa”nın bu kadar yük altında batmaması yanında, Samiye Burhan Cahit’in Maslak kazasından mucize eseri kurtuluşu gayet olağan kalır.

Göçmenler kıyıya bizden epey sonra çıkarıldılar.

Muhacirlerin Barınağı: Terk Edilmiş Bir Mağaza

Bu 751 kişi, önce terk edilmiş bir mağazaya üst üste dolduruldu.

Durumlarını anlatmama pek gerek yok sanırım: Çorapsız, ayakları terlikli, şalvarlı kadınlar. Çorapsız, ayakları çarıklı, şalvarlı erkekler. Aynı kılıkta çocuklar.

Birer hasırı, birer postu, birer eski keçesi ve sayılabilecek kadar az yamalı birer abası, ot ceketi olanlar; sekiz on apartman dikmiş müteahhitler gibi parmakla gösteriliyor!

Gelenler arasında çorbada tuz misali Türkler de var. Onların da çektikleri yorgunluğa ve sefalete rağmen pembeliği gitmemiş ince tenlerinden, mavi ve yeşil gözlerinden, kumral ve sarı saçlarından; Ruslarla, Rumenlerle ve Macarlarla epey karıştıkları anlaşılıyor.

Geriye kalanların çoğu Çingene ve Kızılbaş. Ama “Bursa” vapurunu dolduranların çoğunluğunu, Türklerden de Çingenelerden de Kızılbaşlardan da çok, hayvanlar oluşturuyor.

Muhacirlerdeki Hayvan Sevgisi

Onlarla yakından ilgilenenlerden biri diyor ki:

— Bunların hayvanlarına duyduğu sevginin yanında, Mecnun’un Leylâ’ya duyduğu aşk hiç kalır…

İçlerinden çoğu analarından, kardeşlerinden, sevgililerinden, hatta çocuklarından güle güle ayrılmıştır. Ama atlarını, öküzlerini, ineklerini bırakmaya kıyamazlar. Köstence’de titreye titreye ölmeye razı olurlar; yeter ki tek öküzlerinden ayrılmasınlar…

Bu sevgiye örnekler vermeye kalksam, anlattıklarımın birine bile inanmazsınız! Öküzler de kendilerine adeta tapıldığını sezmiş olacaklar ki, birer kutsal boğa gibi kuruluyorlar.

Pilav Başında Bir Konuşma

İkram edilen etli pilavı avuçlarken aralarına sokuldum. Arkadaşım, yağlı parmaklarıyla pos bıyıklarını sıvazlayan birine sordu:

— Paranız falan var mı?

— Hayvanımız var!

Sonra keyifli keyifli güldü:

— Hem para ne olacak ki? Milletimize geldik. Bize bakacaktır elbet.

— Sizi ilaçtan geçirdiler mi?

Avuçladığı pilavı kazana bıraktı ve gözlerini merakla açtı:

— Nedir o?

— Yani bit kaldı mı sizde?

Çok garip bulduğu bu soru ona uzun bir kahkaha attırdı:

— Bitsiz insan olur mu yahu?

Göçmen işleriyle yakından ilgilenen Gelibolulu bir memur anlatıyor:

— Buraya şimdiye kadar gelen göçmen sayısı 4 bini epey aştı. Demirtepe’de 70 evlik bir göçmen köyü hazırlanıyordu. Ama kiremitlerin altına konacak keresteler hâlâ gönderilmedi.

Kiremitler de Kâbe’deki Hacerülesved gibi havada asılı duramayacağı için, evler Demirtepe’de bir türlü tamamlanamadı.

Pedavra Değil, Palavra

Bu bölümün tamamı Demirtepe’yi anlatıyor. “Pedavra”, çatıya kiremit altlığı olarak çakılan ince tahtadır. Yazar, bir türlü gelmeyen bu tahtalarla “palavra” sözcüğü arasında kelime oyunu yapıyor.

Kaymakam, bu tahtaların getirtilmesi için resmî yazı yaza yaza Gelibolu’da kâğıt bırakmadı. Buna rağmen sekiz aydır hâlâ gelmeyen bu pedavralara “palavra” adını taktık. Demirtepe’nin tamamlanması da bu “palavralara” kaldı azizim.

Şimdilik Demirtepe muhacirleri, evleri biraz elverişli olan çevre köylülerin yanına yerleştirildi. Bu yeni gelenler de aynı şekilde barındırılacak.

Gelibolu, Birinci Dünya Savaşı’nda o şiddetli bombardımanlara uğramamış olsaydı, bugün biz üç beş bin göçmene yer bulmakta hiç zorlanmazdık.

Göçmen Evleri Kullanışlı Değil

Ne yazık ki o savaş felaketleri Gelibolu’yu, eski görkemini yitirmiş zengin konaklarına çevirdi.

Konuştuğum kişi sözü, tamamlanması palavraya kalan Demirtepe’ye getirdi:

— Öncelikle, dedi, İmar ve İskân İdaresi’nin ev planları sağlığa aykırı. Çünkü evlerin oturulacak, yatılacak yerleri hayvan damlarına bitişik. Ayrıca evlerin hiçbirinde tuvalet yok.

Bu cümle biterken yanımıza, ilçenin tanınmış kişilerinden biri geldi. Daha önce tanıştırıldığımız bu zeki, sevimli ve açık sözlü kişi gülerek sordu:

— Göçmenlerin tuvalete ihtiyacı var mı?

İlk konuştuğum kişi şaşkınlıkla cevap verdi:

— Olsa gerek!

Bu kişi, haklı olduğundan emin bir tavırla:

— Hayır! dedi ve anlattı:

— Bugün göçmenleri köylülerin yanına veriyorlar. Göçmenler hayvanlarını da misafir oldukları köylülerin damlarına yerleştiriyor. Bu, bugün için önemli değil; çünkü otlaklar henüz hayvanları doyurabiliyor.

Saman Sıkıntısı Tehlikesi

— Ama kış bastırıp da otlaklar kuruyunca, hayvan damlarında müthiş bir saman sıkıntısı başlayacak. Çünkü köylülerin kendi hayvanlarına bile yetmeyen samanına, göçmenlerin hayvanları da ortak olacak.

O zaman korkarım hayvanlar birbirini yiyecek!

Ben hayvanları bekleyen bu sondan pek tasalanmayacaktım. Ama ne yazık ki bugünkü koşullarda insanlar da aynı tehlikeyle karşı karşıya.

Göçmen evlerinde tuvaleti neden gereksiz gördüğümü de birazdan anlatacaklarımın içinde bulacaksınız.

Göçmenlerin Beslenmeye İhtiyacı Var

Buraya gelen göçmenlerin ciddi şekilde dinlenmeye ve beslenmeye ihtiyacı var.

Biz onları dağlı, köylü sayıyoruz; nerede olsa barınabileceklerini, neyle olsa geçinebileceklerini düşünüyoruz. Ve bu yanlış anlayış yüzünden gösterdiğimiz ilgisizlik, onların ölümüne mal oluyor.

Buraya gelen göçmenlerin yarısından fazlası uyuz tedavisi gördü. Birçoğuna da zatürre ve verem teşhisi kondu.

240 Kilo Buğday Azdır

Oysa onlara bir yıllık geçimlik olarak verilen, 240 kilo buğdaydan ibaret. Üstelik bu buğdayı öğüttürmek için para harcayacaklar ve ellerindeki buğdayın yarısı da bu uğurda gidecek.

Şimdi size sorayım: Hayvanların bile yalnızca samanla geçinemediğini düşünün ve söyleyin:

— Bu kadar buğdayla, hem de ancak bu kadar buğdayla bir insan bir yıl yaşayabilir mi?

Ve bir yıllık yiyeceği 120 kilo buğdaydan ibaret olan insanların tuvaletsiz evlerde oturmasında bir sakınca var mı?

Bu kişinin gülerek sorduğu bu soru karşısında şaşırıp kalmamak mümkün değildi.

Naci Sadullah


Gazetenin 1. sayfasındaki çerçeveli kutu

Trakya’da göçmen yerleşimi ve aksayan noktalar

1 — İlk yerleşim şartları iyi değil.

2 — Göçmen evleri, çatı tahtası (pedavra) bulunamadığı için yapılamadı.

3 — Zamanla saman ve buğday sıkıntısı baş gösterebilir.

4 — Göçmen evlerinde tuvaletler unutuldu.

5 — Göçmenlere bir yıl için verilen buğday az.

Demirtepe adının gazetede geçtiği satırların yakın çekimi
Demirtepe adının gazetede geçtiği tek yer: “Demirtepe’de, (70) evlik bir göçmen köyü hazırlanıyordu.”
Son Posta, 13 Kasım 1935, sayfa 9
Son Posta, 13 Kasım 1935, s. 9 — yazının Demirtepe’den söz eden bölümünün bulunduğu sütunlar
Son Posta, 13 Kasım 1935, sayfa 10
Son Posta, 13 Kasım 1935, s. 10 — yazının son bölümü ve Naci Sadullah imzası

Okuma notu. Metnin başında bir yıllık geçimlik “240 kilo”, birkaç satır sonra “120 kilo” deniyor. Bu bir çelişki değil: yazar, buğdayın yarısının öğütme masrafına gideceğini söylediği için geriye kalan miktarı kastediyor.

Ölçüler. 1 okka = 1,28 kg. Teneke, tahıl ölçüsüdür; bölgeye göre 14–20 kg arasında değişir.

Kaynak

Naci Sadullah, “Trakya Göçmenleri Arasında — Muharririmiz, Gelibolu’daki Duruma Hükûmetin Dikkatini Çekiyor”, Son Posta, sene 6, no. 1898, 13 İkinci Teşrin 1935, s. 1, 9, 10.

Sayfa görüntüleri Gaste Arşivi (gastearsivi.com) nüshasından alınmıştır.

YORUMLAR 0

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!